12 Temmuz 2009 Pazar

İdil Biret ve The Whitehall Orchestra

Dün gece İdil Biret ve The Whitehall Orchestra izlemek için Topkapı Sarayı avlusundaydık. Biraz bekleyerek de olsa içeri girdik ve o muhteşem avluda hemen minderlerimizi atarak obamızı kurduk. Obabaşı küçuk'un emriyle şarap kuyruğuna girdik, şaraplarımızı alıp obamıza yerleştik ve Doğan Hızlan'ı beklemeye başladık. Doğan Bey aramıza katılamadığından onun üstlendiği DJ'lik görevini Cem Mansur yerine getirdi. Cem Bey bize uzak gelen, sadece Can'ın daha önce dinlediği bazı müzikleri çaldı.. 

The Whitehall Orchestra ve ardından İdil Biret geldi ve gerçekten "Çaykovski, Şarap ve Günbatımı, başka söze gerek var mı?" sloganını hakeden harika bir konser oldu. Obabaşı küçuğun dizine uzanıp dalların arasından gökyüzünü seyrederken böyle bir konser dinlemek de benim için harika bir tecrübe oldu..

Biz içeride son derece harika bir konser izlerken dışarıda biriken bazı mâhluklar gecemizi mahvetmeye çalışmışlar, neyse ki bize yaklaşamadılar da şu güzel ortam bozulmadı. 2009 yılındayız ve ben ülkemden bu tarz grupların çoğunlukta olmasından dolayı utanıyorum, artık burada yaşamak, buraya ait olmaya çalışmak için çok fazla uğraş vermem gerekiyor ve buna değip değmeyeceğini bilmiyorum.. Önümüzde yaşanacak bir ömür var, onu da geri kalmış ve daha da geri gitmeye çalışan bu insanların arasında, onların tehditi altında geçirmek ne kadar doğru, bilmiyorum..

Bu noktadan sonra gitsek bile birçok parçamız burada kalacak, bu yüzden de akit, vakit, habervaktim (özellikle küçük harfle yazıyorum) insanlarına artık bir şey yapılması gerekiyor. Bu kaçıncı hedef göstermedir? Kaç can aldı bu adamlar? Kaç cana kast ettiler? Artık bu adamlar durdurulmalı, basın ve yargı ucu açık Ergenekon peşinde koşup dururken burada "cehaletin örgütü" elini kolunu sallayarak eylem planlıyor, câhilleri harekete geçirip can alıyor, canlara kast ediyor, savcıların artık bir şey yapması gerekiyor..

İdil Biret ve The Whitehall Orchestra'ya, Kayra'ya ve Kuçuk Baluk ile Lobiokafaya bu güzel gece için teşekkür ederim.

Jandarma nezaretinde oteline götürülmek zorunda kalan İdil Biret'e ve eşi Şefik Büyükyüksel'e de Türkiye adına bir özür borçluyuz.. Bu borcu yerine getirecekler bellidir, bekliyoruz..

06 Temmuz 2009 Pazartesi

A Lady of a Certain Age

Neil Hannon da söz yazıyor, Fleet Foxes da.. Başka herkes yanında komik ve basit kalıyor, Neil Hannon kitap yazdı mı bilmiyorum (birazdan araştıracağım) ama yazmadıysa hemen el atması lazım..

back in the day you had been part of the smart set
you'd holidayed with kings, dined out with starlets
from london to new york, cap ferrat to capri
in perfume by chanel, and clothes by givenchy

you sipped camparis with david and peter
at noel's parties by lake geneva
scaling the dizzy heights of high society
armed only with a chequebook and a family tree

you chased the sun around the cote d'azur
until the light of youth became obscured
and left you on your own and in the shade
an english lady of a certain age

and if a nice young man would buy you a drink
you'd say with a conspiratorial wink
"you wouldn't think that i was seventy"
and he'd say "no, you couldn't be!"

you had to marry someone very very rich
so that you might be kept in the style to which
you had all of your life been accustomed to
but that the socialists had taxed away from you

you gave him children, a girl and a boy
to keep your sanity a nanny was employed
and when the time came they were sent away
well that was simply what you did in those days

you chased the sun around the cote d'azur
until the light of youth became obscured
and left you on your own and in the shade
an english lady of a certain age

and if a nice young man would buy you a drink
you'd say with a conspiratorial wink
"you wouldn't think that i was sixty-three"
and he'd say "no, you couldn't be!"

your son's in stocks and bonds and lives back in surrey
flies down once in a while, leaves in a hurry
your daughter never finished her finishing school
married a strange young man of whom you don't approve

your husband's hollow heart gave out one christmas day
he left the villa to his mistress in marseille
and so you come here, to escape your little flat
hoping that someone will fill your glass and let you chat about how

you chased the sun around the cote d'azur
until the light of youth became obscured
and left you all alone and in the shade
an english lady of a certain age

and if a nice young man would buy you a drink
you'd say with a conspiratorial wink
"you wouldn't think that i was fifty-three"
and he'd say "no, you couldn't be!"

a lady of a certain age..

02 Temmuz 2009 Perşembe

Orhan Pamuk'tan Eyüp

"Kocataş gemisinin beni bıraktığı Eyüp ile derdim, Haliç'in sonundaki bu küçük ve mükemmel köyün bana gerçek değil, hep bir hayal gibi gözükmesidir. Kendi içine kapalı, "Doğulu", esrarlı, dindar, pitoresk, mistik bir hayal olarak Eyüp o kadar mükemmeldir ki, bana bir başkasının İstanbul'a yakıştırdığı bir Doğu hayaliymiş, İstanbul'da yaşayan bir çeşit Türk-Doğu-Müslüman Disneyland'iymiş gibi gelir. Şehir surlarının dışında olması, bu yüzden Bizans etkisini ve İstanbul'un taşıdığı kat kat karışıklığı taşımaması mıdır bunun nedeni? Ya da güzel mezarlıklarının, ağaçlarının, evlerinin içiçe geçmesi mi? Ya da burada her şeyin, mimari ölçülerin dini ve mistik bir alçakgönüllülükle küçük tutulması mı Eyüp'ü İstanbul'un büyüklüğünden ve güçlü ve enerjik karmaşasından -kire, pasa, dumana, kırık, çatlak, döküntü ve yıkıntıya ve pisliğe varan gücünden- uzak tutmuştur? Şehre "romantik" Doğu düşleriyle gelen, herkesi tatmin eden yanını Eyüp, İstanbul'un sürekli Batılılaşan ya da Batılı malzemeyi alıp kendinin kılan ve kendinin yenileyen merkezine, bürokrasisine, devlet kurum ve binlaraına uzak olmasına borçluydu. Piyer Loti'nin bu bozulmamış hali yüzünden sevdiği, bir ev alıp yerleştiği bu harika Doğu düşü, bu bozulmamış mükemmeliyeti yüzünden de bana itici gelirdi hep."

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu Adam Kimdir?

Yıl 2009, aylardan temmuz ve yine anketle karşınıza çıkıyoruz. (Sağ kanat açık tribünler önü) Bu adam kimdir? Ankete bol katılım bekliyorum, iki haftaya sonucu açıklayacağım..

28 Haziran 2009 Pazar

Lizbon Bir Başka Şehirden Hatıralar ve Batıya Yolculuk: Türk Resminin 70 yılık serüveni



Küçukla dün Sakıp Sabancı Müzesi'ne gittik ve iki sergi gezdik;
"Batıya Yolculuk: Türk Resminin 70 yılık serüveni" ve "Lizbon Bir Başka Şehirden Hatıralar"

1860-1930 arasında Türk Resminin en önemli ressamlarının eserlerini dikkatle inceledik, her ne kadar resmi yorumlayacak birikimden uzak olsak da fırça izlerini takip ettik. O dönemdeki ressamlarımızın nerdeyse tamamı asker kökenli ve Paris'te eğitim almışlar. Aldıkları eğitimlerde genelde işin tekniğini öğrenip, akımlara ve eğitim aldıkları ressamların tarzlarına fazla kapılmamışlar. Resimlerdeki kadın figürlerde özellikle dikkatimizi çeken, batının "bilinen" modernliği ile dönemin Osmanlı-Türkiye'si arasında kalmış olmalarıydı. Aslında ressamlarımız da bu iki nokta arasında epeyce gidip gelmişler. Serginin küratörlüğünü Ferit Edgü yapmış, ben bilmiyordum, sürpriz oldu.

Lizbon Bir Başka Şehirden Hatıralar sergisi ise Türk Resmine göre daha az kapsamlı olsa da etkileyiciydi. Özellikle Almada Negreiros'un duvar halıları kapıdan girer girmez büyüledi bizi. Bernardo Marques'in de eserlerini son derece beğendik, hatta küçuk "Sigur Ros'un kimden yediğini öğrendik" gibi bir tespitte de bulundu. Lizbon sergisini gezip bitirdikten sonra da aklımızda kalan -özellikle renk kullanımlarından ve gemilerinden ötürü- "Portekizli ressamların eğlenceli olduğu" görüşüydü..

Not: Ayrıca sanat yorumlamakta zorlanan her insan gibi biz de Naturmort sevmiyoruz, sevemeyeceğiz.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Sabahın köründe aç karnına filtre kahve içen insan

Tiryaki değildir, yapacak daha iyi bir şeyi, içecek daha güzel bir içeceği olmadığından içmektedir. Yurt çapındaki buzdolaplarına baktığımızda çok ciddi anlamda bir içecek krizi yaşandığını görebiliriz. Resmen içecek yeni bir şey yok, kolaydı, gazozdu, ayrandı ve her zaman karışık kapi ile aystiydi ama farklı bir şey lazım. Sıkıldım, resmen içecek yok.

19 Haziran 2009 Cuma

Tomris Uyar

Şu sıralar Tomris Uyar okuyorum, önce Otuzların Kadını, hemen ardından da Aramızdaki Şey isimli öykü kitaplarını okudum.. Diğerlerini de kısa zamanda okumayı düşünüyorum..

Aslında hakettiği şekilde anılmayan birisi Tomris Uyar, ondan bahseden insanlar her zaman "Cemal Süreya'nın eski sevgisi" ya da "Turgut Uyar'ın eşi" dediler, hatta ileri gidip "İkinci Yeni'nin gelini" diyenler de oldu ama kimse Tomris Uyar'ı hikâyeciliğini öne çıkararak anlatmadı.. Elbette ki bu kadar şairi etkilediğine göre dönem için önemli bir "kadındı" ama çok başarılı bir hikâyeci olduğu da açık. 

Süslü diyebileceğimiz bir tarzı var, ama cümlelerini rahatlıkla kurduğu belli olduğundan bu tarz gözüme batmadı ve yazdıklarına hemen ısınmamı sağladı. Öyküleri içinde bir anda doğrudan okuru da muhattap aldığı oluyor, bir yandan yazarken diğer yandan yol göstericilik görevini de yerine getiriyor.. Türkiye'nin her zaman ihtiyaç duyduğu ve duyacağı insanlardan birisi Tomris Uyar, umarım öteki tarafta mutludur..

10 Haziran 2009 Çarşamba

Altı Ay Bir Güz

Sanırım ben Bilge Karasu'nun istediği okur değilim. Bilge Karasu saf ve temiz bir "edebiyat" yapıyor, kendi aklının filtresinden geçirdiğini belki de okuru yorup eriteceğini bilerek yazıyor ve ortaya onun istediği kitlenin seveceği metinler çıkıyor. Edebiyatın ağır noktalarına her zaman saygılıyım, ancak tercihim hep sadelik ve hikâyeden yana. Yazarın neyi nasıl anlattığını değil, ilk önce neyi anlattığını sonra da neden anlattığını merak ediyorum. Bu yüzden çok şey kaçırıyor olabilirim, ama çok şey kazandığım da açık. Altı Ay Bir Güz'de Bilge Karasu aslında benden ve benim gibi okurdan da bahsediyor, ama doğal olarak kendi bildiğini okuyor/yazıyor. Önce ilk kitabını, sonra da son kitabını okudum, biraz ara vereceğim, daha sonra tavsiyelerinizle dönerim..

09 Haziran 2009 Salı

Marx'ın Dönüşü

Genco Erkal'ın benden geçer not alamayan son oyunu. Genelde "Marx" adını duyduğum yerden koşarak kaçarım, hatta bu konu hakkında "Entelektüel kişinin Marx ile imtihanı" şeklinde bir yazı bile yazmayı düşünüyorum, düşünün ki Murat Belge bile Marx bilmediği söylenerek eleştiriliyor, ben mi bileceğim. Korkarım zaten, bence yerinde bir korkudur..

Oyuna gelirsek Genco Erkal'ın kişisel performansına bir şey diyemeyeceğim ancak uyarladığı metin sanki biraz "yeni başlayanlar için Marx" tadında ve oyunun mizah yönü diğer yönlerine oranla biraz fazla olduğundan bu "yeni başlayan" kitleye sunulan "Marx eğlencesi" epeyce yanlış anlamalara yol açabilir. Sonuçta adından dolayı biraz ürkütse de son derece kolay bir metin ve Genco Erkal'ın oyunculuğu insanı çok sıkmadan oyunun sonuna götürüyor. Biraz daha fazlasını isteyenler için doğru oyun değil.

Ayrıca bizim gönlümüzdeki Marx, bildiğin Suavi'dir. Bu yüzden insanların o sakalı takarken daha dikkatli olması gerekir.

Eagle vs Shark

"Oyuncaklı ve bağımsız olsun, ben severim, gerisine de karışmam" diye düşünenlerin (Can-Uğur) baş tacı ettiği, "bağımsız filmlerin artık biraz değişmesi lazım" diye düşünenlerinse (Zep-Burak) pek beğenmediği bir film Eagle vs Shark. Tamam Yeni Zelanda aksanı son derece ilginç ve "e" harfini "i" olarak dile getirmelerinden dolayı birçok yerde gülüyoruz ama bu filme gönül vermeden önce Lars ve gerçek kız gibileri sevmek gerekiyor..

Hayvan Çiftliği: Bir Peri Masalı

Orwell'in bu kitabını Amerikalılar uzunca bir süre okullarda okutup komünizm karşısında silah olarak kullanmışlar, bu yüzdendir ki bu pek etkisiz silah saf ve heyecanlı insanımızda "parayla yazdırılan, adi bir eser" düşüncesi oluşturulmuş. Aslında durum pek öyle değil, şu güzel masalı mantıklı ve sakince okuduğunuzda kapsamındaki eleştirilerin sadece komünizm ile kalmadığı, pek sevdiğimiz ve hizmet ettiğini düşündüğümüz o -izm'lerden birkaçını daha ciddi şekilde eleştirdiğini görebiliriz. Otoritenin ne olduğunu ve sonunda ne olursa olsun mutlaka bir boyundurluk altına girdiğimizi öylesine sessiz sakin anlatmış ki adeta akıp gidiyor kitap..

Daha önce okumam gerekirdi sanırım, ama yine de Stalin, Lenin, Marx gibi karakterlerin, Proleterya, Komünizm gibi kelimeler ve kavramların ders kitaplarından çıkmasını beklemeli insan, böylesi daha iyi oluyor.

Not: Ayrıca yazıyı 1984 demeden bitirdiğim için kendime şimdi kahve yapacağım. Ayrıca Celâl Üster kitabı çok iyi çevirmekle kalmamış, harika bir de önsöz yazmış. Teşekkür ederim kendisine..

05 Haziran 2009 Cuma

Phoebe Killdeer and the Short Straws

Phoebe Killdeer'i Nouvelle Vague ile ilk izlediğimde çok etkilenmiştim, hatta etkileri blogumda bir iki hafta sürmüştür.. İkinci izleyişimde de "kendi bir grup kursa da Nouvelle Vague arasında kaynamasa" diye düşünmüştüm, sonra düşünmeyi bıraktım ama kendisi de benimle aynı fikirdeymiş ve müziklerini yazmaya başlamış. İşte Phoebe Killdeer and the Short Straws bu arada ortaya çıkmış ve 2008 yılında Weather's Coming isminde bir albüm de yapmışlar. Albüm fena değil ama ilk parça Paranoia bütün yaz dinleyeceklerimden.

Siz de bu albümü indirin dinleyin bence..

Çilek..


İki günde bir yağmurlama yöntemiyle ihtiyacı kadar sulanmalı, özellikle yaprakları suya doyurun. Çileklerin oluştuğu yaprakların altına çileğin toprakla temas edip bozulmasını önlemek amacıyla kağıt ya da poşet konmalı. Mümkün olduğu kadar güneşli ve sıcak alana yerleştirimesi gereken saksı pek fazla hareket ettirilmemeli. İlk önce iki ya da üç adet çilek görürsünüz, bunlar öncülerdir, bekleyin devamı gelecek.. (Yemeye kıyamazsınız)

04 Haziran 2009 Perşembe

Bir tarafım mavi yosun


Olayın İlber Ortaylı'ya dokunacağı belliydi, bir noktadan İlber de olaya girecek ve muhakkak ki şu gergin ortamda ayarı yiyecekti, yedi de. Hayırlı olsun, aile tarihçimiz, tombik yanak İlber Hoca da artık "Bardakçı olayından" nasibini almıştır.

Yalnız Halil Berktay şimdiye kadar devam eden tartışmanın en sağlam ayarını vermiş, şimdi sıra gazete tayfasında..

Zepline de binilmez artık


"Yandı ulan koskoca zeplin, zepline de binilmez artık"

binilmez gerçekten, şimdi hepimiz hak veriyoruz Dennis Bergkamp'a, sanki doğamızda uçmaya yer olmadığını anlattı koskoca yıl. Uçak kazalarını kınıyorum, evet garip ama kınıyorum, terör saldırısından daha tehlikeliler..

istoç, norveç, danimarka..


Belçika, Belçika, Hollanda.. diye devam eden tekerlemenin başı. Bitki örtüsü donmuş maki olan başlıktaki bu ülkelerin ortak özelliği soğuktan duygularını kaybetmiş vatandaşlara sahip olmalarıdır. İstoç yeraltı kaynakları ile diğer ikisinden ayrılır, zira İstoç dünyanın en önemli metro madenine sahiptir, tam altı yıldır işlenen bu maden hala tükenmemiştir..

Masumiyeti Kaybetmek..


"20 yaşında adam oldum, gidip Çamlıca'nın bedavasını isteyemem.."

Sonra müzeye kaldırılır tabi, ulan Furkan, iki Çamlıca keyfimiz vardı..

02 Haziran 2009 Salı

Troya'da Ölüm Vardı


Bilge Karasu okumaya başlamak için belki doğru kitap değil ama yine de heyecan verici. Başladığımda önce biraz gerildim ve sevmeyeceğimi düşündüm, aslında girişin ardından diğer hikâyeleri birbirine "birinci düzeyde" bağlamaya çalışmak kitaba haksızlık oluyor. Genel bir bütün var ancak yazarın anlatımı kitabın sonlarına doğru harika bir hal alıyor ve son noktada "daha fazla Bilge Karasu okumak gerekiyor" düşüncesiyle bırakıyorsunuz kitabı. Zor bir kitap, ben genelde zorlanınca kaçarım ama bu kez hoşuma gitti.. (Bu arada Ulysses'i de aldım, kitaplığa koydum..)

28 Mayıs 2009 Perşembe

Murat Belge

Biliyorsunuz ki birkaç haftadır üstadımız, hocamız Murat Belge, televizyon tarihçisi Murat Bardakçı'nın çeşitli tacizlerine uğramaktadır, çapını geniş alanın gözünü ovaya dikmesi bilinir de ben Sayın Bardakçı'nın cesaret aldığı cehalete ayrı bir hayranım.. Şu hayatta kim olursanız olun, Murat Belge karşısında cahil kalırsınız. Üstad daha ilk yazısında her şeyi çözüme kavuşturmuş, netlik ayarını iyi yapmıştı ama televizyon magazindir, magazinde de bir olay mutlaka uzar ve polemiğe döner.. Murat Belge, Bardakçı'ya son cevabını şöyle yazmış, ben de altına şu yorumu bıraktım..


"Murat Bardakçı ve diğer magazin tarihçileri, uğraştıkları işi düşününce ironik olacak ama tarihin yazmaya değer görmeyeceği insanlar. Aslında Sayın Bardakçı (ne tuhaf şey şu nezaket, keşke herkes nasibini alsa) bu sataşmalar ve çocukça eleştirilerle bir nebze de olsa tarihten yer kapma çabasında. 2000'lerin tarihinin önemli bir kısmı kendisinin eleştirdiği "magazin ve dedikodu" tarihi olacağı için belki bu çabalara girişiyor. Murat Belge Türk Aydını diyebileceğim kitlenin Enis Batur ile birlikte bana göre en saygın iki isminden birisidir, her şeyiyle örnek alınabilecek bu insanı bile böylesine ucuz eleştiren, basit argümanlarla sataşan televizyoncuları görünce üzülüyorum.

Murat Belge sadece tarih anlatmıyor, aynı zamanda tarih yazıyor ve yaratıyor, bunu daha iyi idrak etmeli ve saygı duymalıyız, teşekkürler."

26 Mayıs 2009 Salı

Kötü Kapaklı Kitaplar


Malumunuz İlberciğim Ortaylı büyük adam. Hepimizin takıldığı, bir çeşit hoca gibi gördüğümüz, sevimli, bilgili ve sempatik bir adam.. Ancak hocanın yazdığı kitapları okumak istememe rağmen bir türlü alamıyorum, zira kitaplara yaklaştığımda kötü kapaklardan dolayı elim gitmiyor ve geri dönüp başka şeyler alıyorum. Tamam, içerik önemlidir ve İlber bize iyi içerik sunacaktır ancak sunum da son derece değerli. Doğru düzgün kapağı olmayan bu kitaplar İlber Ortaylı'ya yakışmıyor.. Durum böyle giderse Mete Tunçay'a geçiş yapacağım..

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Weekends Away


Bloga yazdığım 1000. yazı oluyor bu, çekinmeden nice binlere diyebilirsiniz. 

Weekends Away, Movie Ending Romance Ep'sine oranla çok daha başarılı bir Ep. Aradan geçen beş ayda grubun tarzı daha bir oturmuş, Weekends Away de çok güzel bir şarkı..

Aşağıdaki Nabokov ayarını yazmasaydım "yeni Belle and Sebastian" diyebilirdim ama şimdi elim kolum bağlı..

Weekends Away..

Movie Ending Romance


Orhan Pamuk gibi grup Math and Physics Club.. Bazı filmler biterken içimizi bir hüzün kaplar, romantik ve titrek insanlar oluruz ya, işte onun müziğini yapmışlar. Gerçi biraz hızlı yapmışlar ama yine de ismi bile yeter.. 

Movie Ending Romance (EP)

You'll Miss Me


Wereyda şarkıyı gönderdiğinde öylece dinleyip geçmiştim, "Wereyda'nın kızlara yolladığı yüzbinlerce şarkı var ve bu da onlardan biri" diye düşünmüştüm hatta.. Bir gün yolda gidiyordum -ki ben sürekli yollarda giderim- şarkı çalmaya başladı -ve hep müzik dinlerim- bir kez dinledim, bitince hemen tekrar dinledim.. Daha sonra dört gün boyunca bu şarkıyı sabah akşam söyledim.. 

goodbye, 
i’m alone
and it’s worse than i first thought
so long
i may be a while
don’t say goodbye 
that’s not your style

we’ve been down this road before
but this time i swear i’m sure
never should have left this carry on for so long
but i dare say that you’ll miss me
when i’m gone
oh yeah

we’ve been down this road before
but this time i swear i’m sure
we never should have let this carry on for so long
but i dare say that you’ll miss me
when i’m gone
oh yeah

you'll miss me..

Nabokov'dan Eleştirmenlere..


"Kitap karşısında şaşkınlığa düşen, ancak ondan hoşlanan göçmen eleştirmenler, hiç Almancam olmadığını, çağdaş Alman yazınınından tümüyle habersiz olduğumu ve Kafka'nın yapıtlarının Fransızca ya da İngilizce çevirilerini henüz okumadığımı bilmediklerinden onda "Kafkamsı" bir hava ayrımsadıklarını düşündüler. Kuşkusuz bu kitapla, diyelim ki önceden yazılmış öykülerim (ya da sonradan yazılmış Bernd Sinister) arasında birtakım biçemsel bağlantılar bulunmaktadır. Benim yazınsal eleştiri kuramımda ruh yakılıklarına yer yoktur, ancak bir ruhdaş seçmem gerekseydi bu kesinlikle, G.H. Orwell ya da ün salmış düşüncelerin ve politik romanın başka kaynaklarından çok, o büyük sanatçı olurdu. Sırası gelmişken, her bir kitabımın değişmez biçimde eleştirmenleri neden ateşli karşılaştırmalarda bulunmak amacıyla az ya da çok ünlü adların peşine saldığını bir türlü anlayamamışımdır. Şu son otuz yıl boyunca (bu zararsız güdümlü mermilerden birkaçını sayacak olursak) Gogol, Dostoyevski, Joyce, Voltaire, Sade, Stendhal, Balzac, Byron, Bierbohm, Proust, Kleist, Makar Marinski, Mary MacCarthy, Meredith (!) Cervantes, Charlie Chaplin, Baroness Murasaki, Puşkin, Ruskin, dahası Sebastian Knight'ı bile suratıma çarptılar. Yalnızca bir tek yazarın bu bağlamda hiç sözü edilmedi -romanı yazdığım sırada üzerimdeki etkisini şükranla kabullenmem gereken tek yazarın; yani hüzünlü, gönlü bol, bilge, nükteci, büyülü, kendi yarattığım, tepeden tırnağa sevimli Pierre Delalande."

Kuşkusuz Vladimir Nabokov iyi gider yapıyor. Kendi kitabı "İnfaza Çağrı"nın İngilizce baskısına önsöz ve bir çeşit yazar notu olarak yazmış. Kendisine cevap verebilecek tek eleştirmen, rakısıyla kitabını çakan Fethi Naci'ydi, Türk olsa ayarı yerdi.. (Toprağı bol olsun..)

Aslında bu kadar isim sayan eleştirmenler aslında onca yıllık çalışmalarının ve okumalarının boşa gitmediğini söylemeye çalışıyorlar. Nabokov'u Cervantes üzerinden anlatmaya çalışmak devenin hendeğin üzerinden burgu yaparak atlaması gibi bir şey. Ama bunu yazan adam "ben Cervantes biliyorum, benim babamın Cervantes'ı var" diyor işte, haksız mı? Bence haksız sayılmaz, didinsin dursun..

The Night Shines Like the Day


Uzun süredir yeni albümleri takip etmiyordum, tam da bu arada Kristin yeni albüm yapmış. Last.fm'den Aykut Erdem'in katkılarıyla, güzel bir albüm paylaşayım..

22 Mayıs 2009 Cuma

Alexander Rybak

Bu çocuk nasıl sempatik, yakışıklı, erkek Amelie oldu anlamadım, anlayamam da. İki adet kaştan fazlasını gören lütfen yazsın. Ayrıca gecikmeli de olsa 23 nisan kutlu olsun..

21 Mayıs 2009 Perşembe

Seasoned Eyes Were Beaming

İnsanoğlu yeni vebasını arıyor


Bulaşıcı hastalıklar konusunda insanoğlu pek gergin bir geçmişe sahip. Kara Veba ve İspanyol Gribi zamanında Avrupa nüfusunun neredeyse yarısını öldürmüş. Bu durumdan hepimiz çok korkuyoruz ancak sanki biraz da heyecan duyuyoruz. (En azından işin haber kısmında) Ben anlamıyorum mesela son yıllardaki hastalık heyecanımızı. Sars dediler havaalanlarında canlı yayın -ne çok Çinli var- Deli Dana geldi onlarca hayvan katledildi, sonra bir dönemin heyecanı Kuş Gribi, her gün yediğimiz tavuğa bile ters bakar haldeydik, şimdi de Domuz Gribinde sıra. Geçen gün Türkiye'ye gelmiş, havaalanında yine canlı yayındaydı tüm kanallar "Domuz gribi Türkiye'de" diye de başlık atmışlardı haberlerine. Korkuyu anlarım ama heyecanı anlamıyorum, neredeyse dev pankart yapıp "Domuz gribi ülkemize hoşgeldin" yazıp, Fanatik gazetesine "Ok" işareti yaptıracaklar. Bence bize gelse gelse "Donuz Gribi" gelir.


Yaz aylarının en sevilen haberi Kırım Kongo var ama bulaşıcı olmadığından ona girmiyorum, biz eskiden çayırda çimende yaya yaya piknik yapardık, top oynar güneşin altında uyurduk, özlüyorum o günleri..

Cavs - Magic #1



Hido 15s 14a 6r ile özellikle son çeyrekte harika bir oyun ortaya koydu. Hiç sevmediğim fizik adam LeBron da elinden geleni yaptı ama galibiyete yetmedi. Maçın henüz başlarında LeBron delirmiş gibi oynarken Mor ve Ötesi'nden pası almış, Furkan'a "Bırak LeBron atsın" demiştim, ikinci yarı amca Stan de aynı düşünceyi paylaşınca James 49 attı ama maç gitti. Tek bir adam asla yetmez, Hidayet hariç..

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Milkwhite Sheets


Milkwhite Sheets, Belle & Sebastian elemanı Isobel Campbell'ın üçüncü solo albümü. Dün bir ninni diyebileceğimiz Loving Hannah dinledim, bugün de meleklerin bile Isobel'in sesini kıskandığını öğrendim. Kuçük baluğun büyük katkılarıyla, aylar sonra bir albüm paylaşayım.

Milkwhite Sheets

Şair Budalalığı


Ahmet Hamdi Tanpınar, Hasan Ali Yücel'e yazdığı mektuplardan birisinde, Yücel'in şiir anlayışıyla ilgili şöyle bir cümle kurmuş;
"Zaten şiir, fakirinizde eserden ziyade şair budalalığı şeklinde tecellî etmiş."

Tanpınar'ın dilindeki "budalalık" pek tabii ki bizim kullandığımız gibi değil, ancak Türk Şiiri ve şarilerinin son zamanlardaki hallerini görünce insan ister istemez "budalalık" kelimesinin anlamını güncelleyip, bu güzelim cümleyi kullanmak istiyor. 

Bizim Büyük Çaresizliğimiz



"Neden bir de rüya görürüz? Her şey olup bittikten sonra neden bir de rüya görürüz? Karmaşanın, keşmekeşin, hayatın yorucu zenginliğinin içinde eksik kalan nedir ki, uykunun kuytusunda ille de tamamlanması gerekir? Rüyamızda, birbiriyle ilgisiz gibi görünen ayrıntıları bilincimiz önden gürültülü bir lokomotif gibi çekip bir yere, örneğin bir anlama mı götürür? Yoksa o ayrıntılar bilincimizin balonuna batan iğneler midir?"

Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz kitabını okumak için epeyce bir zaman bekledim, önceden okuduğum Veciz Sözler ve Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra kitapları o derece başarılıydı ki ardından hemen başka Bıçakçı kitapları okumak beni objektif bir değerlendirmenin uzağında bırakacaktı. Araya zamanımı ve başka yazarları koydum, vakti geldi diyerek heyecanla kitaba giriştim ve yine birkaç saatte bitirdim. 

Ender ile Çetin'in arasındaki ilişkiyi, benzer bir ilişki yaşamayanların kolayca anlayamayacağı açık, yine eleştirmenlerin gizli metni sorgularken konuyu "eşcinselliğe" getirmeleri de büyük olasılık. Aslında yazar kitapta her iki konuya da açıklık getirmiş; Ender ile Çetin'in tarifsiz bir ilişkisi var, bir çeşit hayat bağı, herhangi bir kalıbın içerisinde yer alması ya da önceden hazırladığınız kutulara sığması pek mümkün değil. Her sayfada daha iyi anlıyorsunuz onları ve sabit bir anlam veremeseniz de çok seviyorsunuz. Uygulanması muhtemel eşcinsellik kalıbını da şöyle anlatmış Barış;

"Kahramanlarından birinin, otoparktan bir türlü çıkamayan bir otomobilin içindeyken, arkadaşına 'Şimdi kuşlar bizi nasıl görüyordur dersin Al?' diye sorduğu, ikimizin de baş tacı ettiği filmi, 'Eşcinselliğin sınırında dolaşan bir dostluğun hikâyesi' biçiminde yorumlayan sinema eleştirmeni beyefendi, ikimizin sonunda, en sonunda, haritada bir nokta olduğumuzu görse ne derdi acaba? Bizim bu âşık hallerimize, on yedi yıl boyunca hayatımızı birbirimizi daha fazla görecek biçimde düzenleyişimize ne derdi? Eşcinselliğin kordon boyunda dolaştığımızı mı söylerdi? O güzel filme ilişkin berbat tanımlamanın canımı sıkan tarafı şu: Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten sınır var mı? Varsa da ikinci sınıf sinema eleştirmenlerinin göremeyeceği bir sınır bu. İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu."

Barış Bıçakçı'nın yalın dilinin en güzel örneklerinden, her karakteri ayrı gerçek olan yine mükemmel bir kitap. Vakit yaratın, mutlaka okuyun derim. Bu aralar hazırlık var, kitabın bir de sinema uyarlaması olacak. Seyfi Teoman'ın çalışması hakkında daha detaylı bilgi ve haber için Tramvay'a bakabilirsiniz.

Uzun yıllar sonra

Blog yazmak motivasyon işi, uzaktan bakıldığında her şey gibi anlamsız ve neden sorusuna dayanabilecek gücü yok. Motivasyonumu kaybettiğimden ve insanlığa faydalı olamayacağımı düşündüğümden uzun süredir yazmıyordum, ancak arada boş durmadım, kitaplar okudum, filmler izledim ve oyunlara gittim ama size hiç haber vermedim. Yeni tasarım yapayım, yeni Burak olayım. Hazır Tayyip de İstoç'a gelmişken, kendime Çetin Çeki düzeni vereyim, gelirim yine..

05 Mayıs 2009 Salı

Ayı Gibi Yazmak

Sonunda belgeledim, hep diyordum bu Tolstoy ve Dostoyevski yememiş içmemiş yazmış diye ama böylesine bir belgeyle süslemem güzel oldu. Normalde daha da fazla ama neyse..

Bu arada Alkım "100 temel eser'den 10 tane seçtik" diye garip bir şey yapmış, temel eserleri cücük kadar bırakıp poşetlemişler! Mustafa Sarıgül tarzı özetçilik yapmayın diyerek geriliyorum kendilerine..

03 Mayıs 2009 Pazar

Ülkenin Umudu: Clara Luzia

29 Nisan 2009 Çarşamba

‘Found Songs’

Müziğe olan ilgimi ve heyecanımı yitirmiştim. Son bir yıldır dinlediğim her yeni albümle daha da karamsarlığa kapılıyor, bir daha müzikten keyif alamayacağımı ciddi ciddi düşünmeye başlıyordum ki imdadıma Ólafur Arnalds yetişti.  Özellikle Faun mükemmel bir parça, şu bilgiyi paylaşayım;

"With the critically acclaimed debut album 'Eulogy for Evolution' and follow-up EP 'Variations of Static' – both released on the cinematic music label Erased Tapes – under his belt, Icelandic neo-classical composer Ólafur Arnalds embarks on a brand new collection of tracks entitled ‘Found Songs’. Each track from this series will be created and released within 24 hours and made exclusively available online as a free download here on foundsongs.erasedtapes.com ."

28 Nisan 2009 Salı

Haavi'den Açık Yanıt..

Pazartesi gecesi, yine Ortaköy semalarında, bu kez tam 1053 kez takk sesi duyanlar, 4 haneli yeni bir çağın başlangıcına şahitlik ediyorlardı..

Kuşkucu Somonumuza cevap olarak yazılmıştır!

23 Nisan 2009 Perşembe

Caprica Six

Yaklaşık 45 milyon insanın Battlestar Galactica izleme sebebiymiş kendisi, dertsiz tasasız ben Cylon'um diye bağıran ve hiç merak yaratmadan olaya Cylon olarak giren bir karakter olmasından ötürü ayrıca seviyoruz. Şu güzelim evrende Bill Adama'ya bile sulanan yegane varlıktır, hakkında pek sevgili Marvin'imizin "Böyle tost makinesine can kurban" yorumu da vardır.

Lee Adama: Alayına İsyan

Battlestar Galactica macerama iyi ki başlamışım, katkısı olan, beni fiştekleyen herkese teşekkür ederim. Bugün de üç bölüm izledim ve 2x08'e kadar geldim. Mini seri karakterleri tanıtmak açısından başarılı olsa da artık bir buçuk sezonluk tecrübemle değerlendirme yapabiliyorum. Galactica'da her şey Adama'ların başının altından çıkıyor, Bill'e de saygım büyük ama kendi doğrularını her şeyi göze alarak söyleyebilen oğlu Lee Adama adamım oldu. Furkan'la sık sık söylediğimiz gibi, Viper'ının arkasına "Lee Adama: Alayına isyan" yazmalıyız.. Starbuck uyuz bir tip ama Lee'ye yakışacak kadın karakter de bulamıyorum, belki Cally olur demiştim ama 2x07 sonrası Dee ile bir şeyler olacağını düşünüyorum, yaşlı adama iyi ayar verdi.. (Spoiler verenler de var!)